Kahramanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kahramanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2011 Pazar

Küçük bir kız çocuğu, güçlü bir anne, yalancı amca ve şehrin ışıklarını söndüren gitar..

Bu oturduğumuz mahalleye taşınalımız daha bir kaç ay olmuştu. Günün birinde evin önünden kucağındaki 2-3 yaşlarındaki çocuğu ile tekerlekli sandelyesi ile geçen engelli bir kadını gördüm. Hayret ettim. Kadın, kucağında oturan çocuğu düşmesin diye onu, özel yapılmış bir kemer sistemi ile kendine bağlıyordu. Daha sonraları hemen hemen her gün görüyorduk bu kadını. Yağmurda, karda evin önünden geçerdi. Belliki çocuğunu, bizim sokağın sonundaki ana okuluna götürüyordu. Bir kaç sene sonra bu küçük kız çocuğu artık annesinin kucağında değil, onun tekerlekli arabasının yanında hoplaya zıplaya, şarkılar söyliyerek yürüyordu. Altın sarısı saçlarını annesi genellikle örerdi. İncecik, narin yapılı, masmavi gözlü, minicik, çok sevimli bir çocuktu. Artık bizleri evin önünden gelip geçtiğinden dolayı tanıdığında olacak, bizleri gördüğünde hep el sallayarak selamlardı.  Şimdide okula başlamıştı. Artık her gün yanlız başına okula gidip geliyor. Yanlız yürüyüşü hiç değişmedi, hala zıplayarak, kendinin uydurduğu şarkıları söyliyerek gidiyordu. 


Günün birinde hiç beklenmedik bir mesele oldu. 





Saat akşam altı suları olması lazım. Kapınını zili sürekli çalmaya başladı. Hemen kapıya koştuk, açtığımızda karşımızda bu küçük kız duruyordu. İki gözü bir çeşme, ''Lütfen gelin, gelin yardım edin, annemin tekerlekli sadalyası devrildi, kalkamıyor''. Eşimle derhal sokağa fırladık. Çocuk önden, biz arkasından. Bize yakın olan sokağın köşesini döndük on metre kadar ilerde, tekerlekli sandalya yola devrilmişti. Annesi, kendisini yolun kenarına kadar çekebilmişti. Belli ki alış-verişten geliyorlar. Ekmek, elmalar, bir takım kutular yerlerde. Hemen sandalyeyi düzelttim, Kadını, eşimle kucaklayıp, sandalyesine oturttuk. Kadın sürekli olarak '' Sizleri rahatsız etmek zorunda kaldık, kusura bakmayın, çok teşekkürler'' demekte. Dirseğinin biri kan içinde. Kızıda annesinin boynuna sarılmış, ağlamakta. Rica ederiz, gayet tabii ki görevimiz, gibisinden  bir şeyler söylüyoruz. Etrafa dağılan alış-verişlerinide topladıktan sonra, ''müsade ederseniz, sizi evinize kadar götürelim, en azından oraya ittirelim'', kadın tekrar teşekkür ediyor. Ama sandalyanın tekerleklerinden biri dönmüyor. Herhalde bir şeyle bozuldu. Durumu anlayınca, bu sefer kadının gözleri yaşlarıyor ''Ben bu sandalyasısız ne yaparım?'' Benim aklıma birden aklıma yan evdeki komşu geliyor. '' Bir dakika bekleyin, ben hemen geliyorum. Herşeyin bir çözümü vardır.'' Eşim şimdi hem kadının, hemde küçük kızın ellerini tutuyor. 

Derhal bizim yan tarafta oturan Winter ailesinin kapısı çalıyorum, adam açıyor, durumu anlatıyorum. Bu adamın mesleği motor ustası, sanayide her türlü motorları tamir etmekten geçinir. Evinde olmadık aleti yoktur. Hatta bodrumunda torna tezgahı bile vardır. Bizim sokağın insanları, evlerinde başa çıkamayacakları bir teknik sorun çıktı mı, derhal ''Bu iş olacak gibi değil, Winter gelsinde şuna bir baksın'' derler. Adam gelir, hemen yapabileceği bir şeyse yapar, para istemez ama ''bir şişe kırmızı merlot şarabı tutar faturanız'' der. Winter hemen karısı ile geldiler. Sandalyenin tekerleğini el feneri ile inceledi. ''Tamam'' dedi ''tamir edebilirim ama bir, iki saat sürer''

Kadını arabaya bindirip, çocuğu ile evine kadar götürdük. Bizden 100 metre kadar uzakta oturuyorlardı. Kadını evine taşıdık. Küçük, düz ayak (tekerli sandelye için), iki oda ve yemek masalı bir mutfaktan ibaret bir dairede oturuyorlardı. Belli ki, gelir durumları oldukça dar. Eşimde, Winterin hanımıda o akşam, tekerlekli sandalyası tamir olana kadar orada kaldılar. Gerçekten iki saatte tamiri bitmişti.

Bu olaydan iki-üç gün sonra engelli kadın, küçük eva (kızın isminide öğrenmiştik) aracılığı ile bizleri ve winter ailesini teşekkür amaçlı kahve içmeye çağırdı. Bizler sevinerek kabul ettik ve pastaları bizim getireceğimizi söyledik. Ziyaretine gittiğimizde, kadın biraz kendinden bahsetti; bu şehre, kızının babasından ayrıldıktan sonra geliyor. Mesleğinin muhasebecilik olduğunu, evde bir iki küçük şirketin ticari defterlerini tututuğunu, geçinebilmek için günde 16 saat çalışması gerektiğini anlatıyor. Bana diyor muhasebesini devreden bu küçük şirketlerin parası az, işi çok, diyor. Winter biraz durumlarına acıyarak ''ama muhakak devletin size bir yardımı olması lazım'' dedi. Kadın bunun üzerine ''Hamile kaldığımda yemin etmiştim, çocuğumu hiç kimseye muhtaç olmadan yetiştereceğim, devlete muhtaç olmayacağım. Bu yeminimin sebebi de gayet basit, o zamanlar çevremdeki insanlar, bir tek annem hariç, her kez bana, bu sakat halinle çocuk senin neyine der gibi tavır aldılar. Bazısıda açıkça söyledi. Bir tek annem, korkma hayattan kızım, karnında taşıdığın o çacuk seni güçlü kılacak , dedi. Wınter, in ''kusura bakmayın, sizleri üzmek için açmadım bu konuyu'' demesi üzerine, kadın ''hayır, birbirimizi komşu olarak daha iyi tanımamıza sebeb oldu''.

Bu olayın üzerinde bir kaç ay geçti. O gün eve biraz erken gelmiştim. Arabayı sokağa park ettim. Tam bahçe kapsını açacakken, sokağın ucunda sırtındaki okul çantası ile eva`nın kendi yaşlarındaki iki erkek çocuğunda kaçmakta olduğunu gördüm. Bana aşşağı yukarı 20 metre kala eva`yı yakaladılar, çocuklardan biri hemen saçını çekmeye, ötekide tekmelemeye başladı. Hemen koştum, iki yaramazı kollarından tuttum. Eva ağlıyordu.

Bana bakın, ben bu kızın amcasıyım, söyleyin bakalım, şimdi sizi ben de döveyim mi? Şimdi ikiside korkudan titriyorlar. Peki şimdilik sizin kemiklerinizi kımayacağım ama bundan sonra sizin bir göreviniz var, şu andan itibaren eva`yı siz ikiniz koruyacaksınız. Başka bir çocuk bile eva`yı dövmek isterse, siz ikiniz onu kurtaraksınız. Ben her gün evaya soracağım, görevinizi yerine getirip getirmediğinizi. Tamam mı?

İçlerinden biri tüm cesaretini toplayarak, ''Ya yapmasak ne olur?''.

İşte o zaman ben tekrar gelirim, okulun önünde ikinizi beklerim, gerisini kendin düşün ne olacağını. Şimdi eva`dan özür dileyeceksiniz ve koruyacağınaza dair söz vereceksiniz.

"Özür dileriz, söz veriyoruz."

Kollarını bıraktığımda hemen kaçıp kayboldular. Eva hala ağlıyordu. Gel, eva bizim bahçede oturalım, sen bir meyve suyu iç hemde anlat, neden kovaladılar seni. Kısaca eşimede anlattım, ne olduğunu. Eva bahçedeki masanın bir ucuna oturup, bir yandan elma suyunu içmeye çalışırken, arada bir hıçkırıklara boğularak bize anlattı. O iki çocuktan birine babası bir elektro gitar hediye etmiş. Çocukta bunu övünerek anlatmış, herhalde biraz kıskandığı için bizim eva`da ''büyüyünce benimde öyle gitarım olacak'' demiş. Bu iki haylaz çocukta ona ''Senin baban bile yok, annense sakat biri, hemde zaten çok fakirsiniz'' demişler. Bunun üzerine okulun çıkışında bir kavga olmuş, başlamışlar eva`yı kovalamaya.

Bende onu biraz teselli edebilmek için; 

- Sen hiç üzülme eva. Büyüdüğünde senin gerçektende şahane bir elektro gitarın olacak.

- Elektro ne demek?

- Yani elektrikli demek, gitar elektriğe bağlı, çok ses çıkarsın diye.

- O kötü çocuğun gitarı demek elektrikli,

- Öyle görünüyor.

- O zaman benim gitarım daha da elektrikli olsun.

- Tabii eva, seninki müthiş elektrikli olacak.

Nasıl anlaşılır benimkinin dahada elektrikli olduğu?

- Mesela sen gitarının tellerine dokunduğunda bütün bu şehrin elektriğini çekeceksin ve bu yüzdende tüm evlerin ışıkları sönecek, camları titreyecek. 

- Gerçekten mi?


- Tabii, eğer böyle olacağına inanırsan, kesinlikle böyle olacak.

- Ya yalansa bana anlattığınız?

- Yalan olması imkansız. Neden diyeceksen hemen sana söyliyeyim. Mesela ben deseydim, evanın evinde böyle şehrin ışıklarını söndürebilen bir gitarı var, bu yalan olurdu. Çünki henüz öyle bir gitarı henüz yok. Ama ben dersem, böyle bir gitarı olacak, o zaman iş başka. Bu yalan olamaz, çünki gelecekte olacak birşeyden bahsediyorum.

Biraz düşündü;

- Evet çok haklısınız, yalan olması imkansız. Peki ben ne yapacağım o zaman, yani müzisyen mi olacağım?

- Hemde nasıl, çok meşhur bir müzisyen olacaksın. Bende o zaman çok yaşlı olmama rağmen, elimdeki bastonumla zor zar yürüyerek senin konserlerine geleceğim. Belkide beni konsere almayacaklar. Kapıdaki adamlar, ''Moruk senin burada ne işin var'' diye soracaklar, bende ''ben evanın amcasıyım onu iyi tanırım, lütfen müsade edin bende gireyim'' Ama bu gaddar adamlar bana inanmayacak ''Moruk sen kim oluyorsunda meşhur büyük sanatçı evayı tanıdığını idda ediyorsun'' deyip, beni kovalayacaklar. Bende çok üzülerek, bastonumla yavaş yavaş yürüyerek eve döneceğim.

Birdenbire yerinden fırladı küçük eva. Boynuma sarıldı. ''Kimse sizi kovalıyamaz konserin kapısından, korkmayın ben hemen gelip sizi içeriye alacağım, hemde en önde oturacaksınız. İsterseniz sahneyede oturabilirsiniz. Annemde gelecek, Winterlerde.'' 

Şimdi nemli gözleriyle gülüyordu. Mutlu ve güçlüydü giderken. 

Daha sonraki haftalarda, genellikle cumartesi günleri bize uğrardı eva. Her geldiğinde buna benzeyen, Pipi Langstrumpf ile Jules Verne karışımı bir takım hikayeler anlatmamı isterdi. O kurgu hikayelerin temel yapısı hep aynı olmasına rağmen, rolü hiç durmadan değişirdi. Bazen Astronot olur marsa gider, orada bir takım maceralara karışır, son anda dünyaya dönmeyi başarır, beni (yani meşhur evayı iyi tanıdığını idda eden, bastonlu ihtiyar adamı) karşılama törenine almak istemezler ama eva gelir beni yine kurtarır. Bazen atıyla uzun bir yola çıkar, daha önce kimsenin keşfetmedi ülkeleri keşfeder, bazen dalgıç olur, en derin denizlere dalar, hazineler bulur. Bazende yanında kız arkadaşınıda getirir ve bu hikayelerde onunda bir rol oynamasını isterdi.

Arada bir şüpheye düşer, sorardı ''Amca gerçekten mi böyle olacak? İnanasım gelmiyor''.

Bende buna cevap olarak, hep aynı şeyi söylerdim; ''Böyle olacağına inanırsan, muhakak böyle olacak.'' 

Bir kerede uydurduğum maceraların birinde, hiç adı duyulmamış ülkelerin birinde, eva gece yarısı motosikleti ile giderken, dağların başında benzini biter ve o anda önüne iki tane azılı haydut çıkar. Durumun müthiş kritik olduğunu anlayan eva;

Amca, şimdi iyi birşey uyduramazsan, galiba sonum geldi. Ben bu iki haydutla dağın başında, gece yarısı nasıl başa çıkayım?

Hayır, senin haberin yok, gelecekte neler olacağından. Sen bu seyahate çıkmadan önce, katıldığın olimpiyatlarda dünyanın en iyi karatetecisi olmuşsun. Bunun böyle olduğunu zavallı haydutlar bilmiyor. Sen o adamların birine bir haraket yapıyorsun, adam 5 metre uçuyor. Ötekine küçük bir hareket, o da 10 metre uçuyor. 

Hikayenin gerisi malum...

Evanın bu sözü bizim tanıdık çevresinde çok meşhur olmuştu, hala arada bir hala söyleriz;

''Şimdi iyi birşey uyduramazsan, galiba sonum geldi''

Bu kurgu hikayeler meselesi yıllarca sürdü. Artık 12 - 13 yaşlarına geldiğinde bunların bir hikaye olduğunu kavramasına rağmen, küçüklüğünden kalma güzel bir oyun gibi, böyle ipe sapa gelmez şeyleri anlatmamı isterdi. Hikayelerin önemli bir bölümünü de kendi belirliyor ve anlatıyordu. Şimdi oynadığı roller daha akılcıydı. Artık hikayelerin sonunda ''Amca, amma çok uydurduk, bu gün'' derdi. Bende ''hayır uydurmadık, bak göreceksin tam bu anlattığımız gibi olacak'' derdim.

Günün birinde annesi ile geldiler. Annesi uzak bir şehirde, bir iş bulmuş, ''Taşınmamız lazım, başka çaremiz yok'' diyor. Eva ağlıyarak bize sarıldı, vedalaştık. Hatta ayrılırken onu biraz olsun güldürebilmek için arkasından seslendim;''Eva bizi sakın unutma, yoksa konsere giremeyiz''. 

Aradan uzun yıllar geçti.

Geçtiğimiz yazın sıcak akşamlarının birinde bahçede oturuyoruz. Kapını zili çaldı. Bahçe kapısına yürüdüm, açmak için. Kim olabilir ki bu saatte, önceden  haber vermeden gelen? Yarı karanlıkta seçebildiği kadar, genç bir kadınla, genç bir adam duruyor kapının önünde. Açtım kapıyı. Kadın ''Amca, ben küçük eva. Hatırlayabildin mi? Sarıldık. Eşimde geldi. Eva ağlıyor. Yanındaki genç adamla içeriye davet ettik. Eva ''bir mahsuru yoksa behçede oturalım, ben bu bahçeyi çok severdim'' dedi. Yanındaki genç adamı daha doğrusu nişanlısını tanıştırdı. O küçük kız gitmiş, yerine yetişkin, bilinçli genç ve güzel bir kadın gelmişti. Şimdi bahçede oturduğu sandalyasından arada bir kalkıp, boynumuza sarılıyor. 

Önce üç yıldır kazandığı bir bursla Avustralya ekonomi okuduğunu, nişanlısını orada tanıdığını anlattı.    

''Bir ayı geçti Almanyaya tekrar gelişim, ama geliş sebebim, üzüntülü bir konu. Bundan altı hafta kadar önce, bir telefon geldi. Annem beni hastahaneden arıyordu. Bana, kanser hastalığını son safhasında bulunduğunu ve vedalaşmak istediğini söyledi. Gelmemi istemiyordu. Kanser hastalığına yakalandığını benden saklamış bunca yıl. Elimizde avcumuzda ne varsa bir araya getirerek kendimize uçak bileti aldık, hemen almanyaya döndük. 


Annem çok zayıflamış ve halsiz bir durumdaydı. Beni tekrar görüğünde ne kadar sevindi bilemezsiniz. Yavaş ve dar soluklu konuşabiliyodu. Ama bana mutlu olduğundan bahsetti. Beni yetişkin bir genç kadın olarak görebilme mutluluğunu tadabildiğini anlattı. Vasiyetini sözlü olarak yaptı. Nasıl ve nerede gömülmek istediğini ve bu işlerin bir çoğunu hallettiğini, hatta mezarınıda ayırttığını, ücretlerini ödediğini, evrakları nerede bulacağımı anlattı. Biraz birikmiş parasını alabilmem için vekaleti bile hazırlamış. Ev eşyalarını, mobilyaları fakir insanları destekleyen bir kuruluşa hediye etmemi istedi. Bana kendi annesinden kalma bir yüzüğü, ilerde vakti geldiğinde torununa verebilmem için, verdi. 


Konuşurken, daha doğrusu konuşmaya çalışırken, hep üzülmememi istediğini söylüyordu. Bana, ''eva, seni kimseye muhtaç olmadan büyütebildim. Sadece büyütmekle kalmadım, senin onurlu bir insan olmanda belki benimde bir katkım olmuştur. Yani hayata yenilmeden gideceğim. 
Ölümü şu anda nasıl kavrıyorum biliyormusun? Belki sana bu sözleri ömrünü tekerlekli sandalyada geçirmiş bir insanın söylemesi tuhaf gelebilir. Ölüm sanki, maraton gibi uzun, zorlu ve ağır bir koşunun sonunda finişi geçmek gibi bir şey. Bu korkunç bir yorgunlukla, sonsuz bir mutluluğun karışımından oluşan bir duygu. Şimdi hedefe çok yaklaştığımı biliyorum. 
Annem geldiğimden üç gün sonra, komaya girdi. Doktorlar, şimdi güçlü olmam gerektiğini ve yanında kalabileceğimi söylediler. Komaya girdiğinden on saat sonra, annem öldüğünde elleri ellerimdeydi.

Daha sonra hastahanin bahçesine çıktım, arkamdan bir hemşire geldi, beni teselli etmek için. Yanlız olmak istediğimi söyledim. Vakit gece yarısını biraz geçmişti. Hastahane biraz yüksekçe bir tepede olduğu için, şehrin tüm ışıkları görünüyordu.  
Birden aklıma o anda ne geldi biliyormusun amca? Senin bana çocukluğumda anlattığın  o şehrin ışıklarını söndürebilen gitar hikayesi. Şehre baktım, birden ağlamam kesildi. O denli uzun yıllar sonra, kendimde yine o gücü hissettim. 


Avustralyaya dönmeden sizleri görmek istedim. Büyük bir ihtimalle oraya yerleşeceğiz. Bir daha birbirimizi görmek fırsatı olur mu bilmiyorum. Sizlere teşekkür etmek için geldim ve özellikle sana amca o hikayelerin için.  

Eva bir süre daha ağladı. Daha sonra yine o abuk sabuk hikayerden bahsettik, ben çoğunu unutmuştum ama eva nerdeyse hepsini hatırlıyor. Hatta ''hayır, amca o hikayenin sonu şöyle bitti'' falan diye beni hep düzeltmekte.

O gece bizde kaldılar. Ertesi gün, onları havaalanına götürdük.Vedalaşırken, eva belki bu son görüşmemiz diye ağlamakta. Bende onu biraz yatıştırabilmek için;

- Eva hala dünyadan haberin yok, unuttun mu? Stockholmda buluşacağımızı.

- Stockholmda işimiz ne amca?''

- Eva sen ekonomi dalında nobel ödülü alırken, Stockholmda buluşacağız''

Şimdi yine güldü.

Nişanlısı ile pasaport kontrolünden geçtiler. El sallıyoruz.

Eva birden bağırdı;

-Korkma amca, seni kimse kapıdan kovamayacak, ben seni kraliyet akademisinin kapısında bekleyeceğim. Stockholmda görüşmek üzere. 



Not.
Geçenlerde eva bize bir mektupla bir resim yollamış. Resimde minicik yeni doğmuş bir bebekle eva. Kızına annesinin adını vermiş. Coşkun bir mutlulukla yazılmış bir mektup. Ne kadar sevindik.


Mektubunu ''Stokholmda görüşmek üzere'' cümlesi ile bitirmiş.  

29 Eylül 2010 Çarşamba

Özgürlüğün bedeli veya Meryem ne yapmalı?

Geldiğim ege kıyısındaki bu köy irisi büyüklüğündeki yere yoldayken, beni getiren taksi şöförüne beni temiz, sahile yakın küçük ve sakin bir otele götürmesini rica etmiştim. O da ''abi ben en iyisi seni meryem ablaya götüreyim, oraya arada bir senin gibi avrupadan gelen ve tantanayı pek sevmeyen bir kaç kişi daha götürmüştüm, hepsi memnun kaldılar, kafa dinlenecek yerdir''.

Taksi ana caddeden sahile doğru dar bir yola saptı. Delim deşik sokaklardan dikkatlice geçerek, gerçektende sahile çok yakın, üstü teraslı üç katlı bir evin önünde durdu. Dikkatlice bakıldığında kapının yanında ''Paradise Hotel'' levhasını görmek mümkün.

Taksi şöförü benimle birlikte otele girip, merdivenlerden yukarıya doğru ''Meryem abla, misafiriniz var'' diye bağırmakta. İkinci bağırışından sonra yukardan aşşağıya inen ayak seslerinin yanı sıra bir kadın sesi. ''Bağırma oğlum, uyuyan vardır, otel burası''.

Merdivenin dönemecinden önce hafif deri terlikli iki ayak, daha sonra diz kapaklarını biraz üstünde gri bir etek, beyaz bir bluz ve 40 - 45 yaşlarında kumral, güzel, narin yapılı (daha da önemlisi) sevimli gülümsemesiyle bir kadın görünüyor.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Müthiş bir gece....

1984 yılının mayıs ayı. İyi bir arkadaşım olan Uwe ile cuma öğlende işten çıktıktan sonra çantalarımıza bir kaç giyecek atıp, yola çıktık. Hedefimiz Fransanın atlantik kıyısındaki Brest şehri. Neden oraya gitmek istediğimiz, sonra orada neler yaptığımız başlı başına bir macera. Amacım burada bunları anlatmak değil. Ama yolda başımızdan geçen bir olayı aktarmak istiyorum.



Uwe’nin pek yeni model olmayan arabası ile yoldayız, keyfimiz yerinde. Uwe sohbeti çok tatlı, espirili bir adamdır. Fransa sınırından geçip, Paris istikametine yollanıyoruz. Aklımıza göre bütün gece yolda olacağız ve sabaha karşı atlantik kıyısında kahvaltı edeceğiz.


Parisin kuzeyinden geçtiğimiz epeyce olmuş, yavaş yavaş yorgunluk basmakta. Aklımda kaldığı yanlış değilse, saat akşam 9 suları. İçimizden biri ‘yahu acelemiz mi var? Gel şurada bir yerlerde kalalım, güzel bir akşam yemeği yiyelim, yarın yola devam ederiz’ diyor. Hemen ana yoldan ayrılıp, uzaktan görünen küçük bir kasabaya, belkide biraz büyükçe bir köye gidiyoruz.



Meydanında park edip, lokanta gibi bir şeyler arıyoruz. Zaten böyle küçük yerlerde sadece bir tane lokanta olur, bu lokantaların üst katlarında otel gibi kiraladıkları odaları olur. Hemen buluyoruz ve içeriye dalıyoruz. Ama içeriye girdiğimizde, sadece lokantanın değil aynı zamanda bu lokantaya aradan büyük bir kapı ile bağlı olan salonun tıklım tıklım dolu olduğunu ve küçük bir sahnede 4 yada 5 müzısyenin o çevrelere has, melankolik ama ritmik müziğini seslendirdiklerini gördük. Aklımıza ilk gelen, bunun bir düğün olduğuydu.



Her neyse, tezgahın arkasında duran ve bizim o lokantanın sahibi olduğunu tahmin ettiğimiz iriyarı bir adama, almanca ve ingilizce (ikimizin fransızcasının toplamı 10 kalimeyi geçmiyor) iki tane tek kişilik odanız var mı? diye soruyoruz. Adam bize ‘bir dakika bekleyin’ işareti yapıp kalabalığın içinde koyboluyor. İki dakika sonra tekrar yanımıza geldiğide, yanında şık giyimli, biraz şişmanca, yaşlıca bir adam var. Eski, ağdalı ve fransız şivesinin ağır bastığı bir almanca ile ‘Galiba kalacak oda istemişsiz’ diyor. Gayet tabii ki, almanca bilen birini bulduğumuzdan çok memnunuz. Kendisinin emekli bir öğretmen olduğunu ve şimdi o kasabanın (veya köyün) belediye başkanı olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra bize çocukluğunun belçikada geçtiğini orada azınlıklardan almanca öğrendiğini anlatacak.



Evet iki ayrı yataklı bir oda verebilirim diyor, lokantanın sahibi. Tamam, diyoruz. Adam bizlerin isimlerini misafir defterine yazabilmek için, pasaportlarımızı istiyor. Veriyoruz. Tezgahın arkasındaki iriyarı adam zorzar isimlerimizi deftere yazmakta. Benim alman arkadaşın soyadı, benimkinden bile çetrefilli. Lokantacı elindeki benim pasaportumu belediye başkanına vererek içinde ‘İstanbul, Türkiye’ sözcükleri geçen bir şeyler söylüyor. Belediye başkanı bana dönerek ‘siz türk müsünüz ? hemde İstanbuldan’ diyor. Ben biliyorum, genellikle böyle durumlarda ‘Bende İstanbula gittim, şahane bir sehir’ falan gibi bazen ciddi, bazense iltifat olsun diye bir şeyler söylerler. Hemen ‘İstanbulu tanıyormusunuz? diye sordum. ‘Hayır ama görmek isterdim’ dedi. Pasaportlarımızı geriye aldıktan sonra, acaba yiyecek bir şeyler ısmarlaya bilirmiyiz diye sorduk.



Başkan bize aslında bu akşam burada yaşlı bir çiftin 50.evlilik yıldönümlerini kutladıklarını, bu sebebten dolayı sadece davetli misafirlerin ağırlandıklarını anlattı. Ama bu akşam sizi aç ve susuz yataklarınıza yollamayız dedi. Önümüze düşüp bizleri, evlilik yıldönümünü kutlayan yaşlı çiftin önüne getirdi ve bizlerin hakkında bir şeyler söyledi. Bizde bu durumdan istifade, her ikisinin bu güzel günlerini ‘en azından bir elli sene daha birlikte olun’ diye tebrik ettik. Yaşlı adam, başkanın tercümesi ile ‘Delikanlılar, bir elli sene daha dayanılmaz, abartmayın öyle’ diye şakalı bir cevap verdi. O esnada yaşlı karısı garsonlardan birini çağırarak bir şeyler söyledi. Başkan bize ‘garsonla gidin o herşeyi halledecek’ dedi.


Biraz sonra garson ancak iki kişinin oturabileceği küçük bir masa ile iki sandalya getirdi, salonun ortalarına doğru bir kenara koydu. Bize bir şeyler söylüyor, yine anlamıyoruz. Baktı olacak gibi değil, ikimizi kollarımızdan tutarak, tezgahın yanındaki kapıdan mutfağa soktu. Yemekleri gösteriyor. Bizde kafamıza göre bir şeyler seçtik. Masamıza döndükten sonra hemen arkasından yemekler ve yanında bir şişede şarap geldi. Garson şarabı açtı, kadehlerimizi doldurdu. Ödemek için para çantalarımızı çıkardığımızı gören garson, parmağını ‘hayır’ anlamına sallayarak, bunların misafirisiniz dercesine, o yaşlı çifti işaret etti. Tarafımıza bakan yaşlı çifte kadehlerimizi kaldırarak, teşekkür ettik.


Şimdi keyfimize diyecek yok. Yemekler şahane, muzik bir hoş, bazı çiftler dans ediyor, kalacak bir yer bulmuşuz.

Uwe bana ‘ne iyi ettikte bu akşam burada kaldık’ diyor. Bende, bu gün şanslı günümüzmüş falan diyorum. 

Biraz sonra müzik kesiliyor. Bizim almanca bilen başkan, küçük sahnede bir konuşma yapıyor. Belli ki , bu yaşlı çiftin şerefine yapılan bir konuşma. Misafirler arada bir alkışlıyorlar, bazen gülüyorlar. Ama konuşmanın sonunda başkan bizim tarafımızı işaret ederek bir şeyler söylüyor, söylediklerinden tek anladığımız ‘alman, türk, Almanya, Türkiye, İstanbul’ falan gibi şeyler. Herkezin gözü üstümüze dönüyor. Her halde bizim kim olduğumuzu anlatıyor diye düşünmekteyiz.
Ama şu anda başkanın o sevimli, şakacı hali gitmiş, çok ciddi bir ses tonu ile konuşuyor. Ve konuşmasının bu bölümü yine alkışlarla bitiyor. Sahneden indiğinde, lokantanın sahibi iriyarı adama ve onun çevresindekilerine bizleri göstererek bir takım emirler veriyor. Arkasından yürüyen iki gençle yanımızdan geçerken bize, ben en geç yarım saatte burada olacağım, ben gelmeden bir yere ayrılmayın diyor. Ne oldu? Bir şey mi oldu? diye soruyoruz. Başkan ‘tekrar geldiğimde öğrenirsiniz’ diyip gidiyor.


Şimdi içimize bir kurt düştü. O sahnede yaptığı konuşmadan sonra birden bire durum değişiverdi. Şimdi bir çeşit gözaltında olduğumuzu hissediyoruz. Uwe ile bir yandan, acaba ne söyledi bu başkan diye fikir yürütmeye çalışırken diğer yandanda çok sakin görünmeye çalışıyoruz.


Ben, aklıma geldi diyorum; İkinci dünya savaşında bu bölgede alman faşistleri tarafından işgal edilmişti. Çok katliamlar yaptılar, galiba bunun hesabını bizden soracaklar. Bak çok yaşlı insanlar var aralarında.



Uwe’ninde aklına yatıyor bu fikir. Bu tahminin doğru olabilir diyor. Ama gerçekten böyle bir durum olacak olursa, almanyaya döndüğümde (şayet dönebilirsek) ilk işim bir faşist bulup kemiklerini kırmak olacak. Ama önce bir düşünelim, acaba bunlara biz tercümansız ‘biz faşistlere karşıt, demokrat insanlarız, çektiğiniz acıları sizinle paylaşıyoruz’ nasıl diyebiliriz.



Tüm fransızcamızı bir araya getirip, böylesi bir cümle kurmaya çalışıyoruz. En sonunda beceremeyeceğimizi anlayınca, öyle kritik bir ortamda bu yada buna benzer şeyleri ingilizce söylemeye karar veriyoruz. Belki diyoruz, salondaki gençlerden ingilizce bileni vardır.
Biraz sonra aklına başka bir şey geliyor, ama diyor, o son konuşmasında en çok türk, türkiye, istanbul gibi sözcükler kullandı. Hiç öyle ‘faşist, resistance (fransız direniş hareketi)’ gibi laflar duymadık. Bence bu işin en azından seninle de alakası var, diyor. Düşünüyorum, o da haklı.

Bende, yarı şaka, yarı ciddi, belkide o şu sol taraftaki istanbullu bir türk, onu öbür alman gibi kesip doğramayalım ama almanyadan bir alman arkadaşı ile geldiği için sadece komaya girinceye dek dövelim, demiş olabilir, diyorum. Yemeklerimiz bu arada bitmişti. Garson daha istermisiniz gibi işarette bulundu. Bizlerde hayır anlamında teşekkür ettik.
Her neyse bari gidip arabadan çantalarımızı alalıp, yukarıya götürelim dedik. Tam kalkmaya hamlettiğimizde, yanımızdaki masalardan biri, lokantanın sahibine seslendi. O da hemen önümüze dikiliverdi. Eliyle hayır, oturun işaretinde bulundu. Oturduk. Bu iş ciddi bir meseleye dönüşmüştü. 

Uwe bu sefer, şimdi çok akıllı davranmamız lazım dedi. Salonun ön ve arka kapılarına koşarak varmamız imkansız. Üstelik anladığım kadarı ile arka kapı zaten kilitli, ön kapıdan çıkmak için bu lokantanın sahibinin önünden geçmemiz gerekli. Adama bir baksana, bu adam aynı zamanda bu köyün belası. Gerçektende boyu en azından 1.90, genişliğide bir o kadar olan bu adam, Charlie Chaplin’ nin (Şarlo) filmlerindeki o kalın kaşlı, insan azmanı kötü adama benziyor. Adam ikimize bir vursa, yarısı boşa gidecek, üstelik isabet ettirmesine de gerek yok, yumruğunu rüzgarı bizi yerlere savurur. 

Şimdi daha akılcı planlar peşindeyiz. Uwe, bak bir bakalım elektrik sigortalarının oldugu dolabı salonun içinde görebiliyormuyuz. Eğer salonu içinde ise ,ben derhal oraya koşup sigortaları kapatacağım. Karanlıkta çıkacak kargaşalıktan istifade camlardan birini açıp dışarıya atlarız diyor. Ama acaba camlar hemen açılabilir mi? Belkide önlerinde parmaklıkta olabilir, deyip, bu planıda iyi bulmuyoruz.
İyice maceraperest çözümlere kafayı takmışız. Yok baktık olmazsa, sişeleri kırıp elimizde bıçakmış gibi yolumuzu açacağız. Sonra lokantanın sahibine bakınca bu plandan da vaz geçiyoruz.

En iyisi ne olacağını beklemek. Başka çaremiz yok.

Bu arada hep hissediyoruz, çevremizdeki masalarda hakkımızda konuşuluyor. Arada bir bize kadeh kaldıranlar oluyor, bizde kaldırıyoruz. Ama bizimle alay edildiğinden eminiz.

Tüm gücümüzle gayet sakin görünmekte görünmekte kararlıyız. Havada çalan güzel müziğe rağmen hissedilen bir gerilim var.

İşte böyle bir ortamda, başkanın salondan içeriye girdiğini gördük. Başkanın elinde deri kaplı kalın bir kitapla bir tablo gibi resim var. Elindekileri görmememiz için tersine çevirmiş, hızlıca yanımızdan geçerken ‘bir kaç dakika daha sabredin’ diyor.

Arkasından gelen iki gençten biri bir pikab (plakçalar), diğeride kablolar taşıyor. Bu gençler sahneye varır varmaz pikabı kablolarla muzik tesisatına bağlıyorlar ve birlikte getirdikleri bir plağı hemen koyuyorlar. Tesisatta plağın hafif cızırtısı duyunca hemen kapatıyorlar. Biz anlıyoruz, bir deneme yaptılar ve başkana hazır olduklarına dair bir işaret yapıyorlar.

Başkan elindeki kitapla yine o küçük sahneye çıkıyor, mikrofona kısaca bir şeyler söylüyor. Şimdi ortalar dolananlar, yerlerine oturuyor. Tezgahın arkasındakiler sahneyi daha iyi görebilmek için salonda yer alıyorlar. Sahneye küçük bir kürsü yerleştiriliyor. Bu arada katil herif ismini taktığımız lokantanın sahibide bizim iki adım gerimizde duvara dayanıyor. Uwe arkadan kulağıma, sonumuz geldi, katil arkamızda ama bu akşam derimizi pahalıya satacağız diyor.

Başkan tekrar bir iki laf söylüyor. Salonda tüm sesler bıçakla kesilmiş gibi bir anda bitiyor, birlikte getirdiği kalın deri kaplı kitabı açıyor, güçlü ve kararlı bir sesle okuyor. Okuduğunun bir şiir olduğu ses tonundan, ritminden belli. Bazı yerlerini bazen kitaba bakmadan ezbere söylüyor, bazen ara veriyor, yumuşak babacan bir sesle devam ediyor, bazende yumruğuna havada gezdirerek tehditkar bağırarak. Tek kelime anladığımız yok. Ama insanların yüzlerinde etkisini görüyoruz. Başkan susuyor. Bir alkış kopuyor. Arkamızdaki katil herif de coşkun bir şekilde alkışlamakta.

Başkan şimdi bize dönerek bir şeyler söylüyor. Bu lafların hemen ardında sahnenin yanındaki plak görevlisi genç plağı tekrar koyuyor. Eli plakçaların kolunda, gözüde başkanda. Onun işaretini beklemekte.

Şimdi herkezin gözü bize dönüyor, arkalarda bizi göremeyenler bile ayağa kalkıyorlar daha iyi görebilmek için. Başkan yine bir şey söylüyor, yine bıçakla kemiş gibi sessizlik.

Yüzlerce göz üzerimizde. Hepsinin yüzünde şeytani bir gülümseme. Salonda çıt yok...

Önce bir iki saniye süresince plağın cızırtısını duyuyoruz. Sanki bu saniyeler sonsuza dek uzamakta.

Ve birden plaktan çok iyi anladığım, çok iyi tanıdığım bir ses yükseliyor.


Hava kurşun gibi ağır,

Bağır, bağır, bağırıyorum.. 

Kendimde olmadan ayağa kalkıyorum; Nazım Hikmet...

Nazım Hikmet bu, kendi sesinden Kerem gibi şiiri, diyorum, o anda farkediyorum, türkçe konuştuğumu. Yanımdaki arkadaşta ‘Nazım Hikmet mi?’ diye soruyor. Evet, diyorum (bu sefer almanca) Nazım bu. O da tekrarlıyor. Nazım Hikmet bu. Paçayı kurtardık dercesine sevinçli.

Sanki o anda kapı açılmış, hiç ummadığım bu anda, fransanın bir köyünde çok sevdiğim bir dostum içeriye girmiş oldu. Hayretler içindeyim.

Salonda bir alkış, bu alkış bize. Bu alkış belkide bana, onunla ortak dili paylaştığımdan, ama büyük bir ihtimal şu andaki şaşkınlığıma bir alkış. Kadehler kalkıyor.

Başkan şimdi beni sahneye çağırıyor. Arka planda plağın sesi yavaş yavaş kısılmakta. Başkan bana ‘sizlere, özellik sana bir süpriz yapmak istedik, galiba başarılıda olduk’ diyor. ‘Ne denli başarılı olduğunuzu tahmin edemezsiniz’ diye cevap veriyorum. O esnada birlikte getirdiği resmi sahnenin kenarına, seyircilere çevirerek koyuyor. Nazım Hikmetin bir portresi.

Başkan ‘ senden ricam, burada şimdi bir iki şiiri birlikte okuyalım’ diyor. Ben ezbere şiir bimediğimi söylediğimde, o bana elindeki kitabı gösteriyor. Bu kitabın sol sayfası fransızca, sağ tarafıda şiirin orjinali türkçe. Bazı sayfaların arasında, üzerinde bir takım notlar olan kağıtlar var. Onlardan birini seçiyor. Bana gösteriyor, tamam mı? dercesine. Tamam diyorum. Önce ben başlıyorum.

Akrep gibisin kardeşim..
...................................

Biraz o okuyor, biraz ben. Şiir bitiyor, alkış, kadehler kalkıyor. Yine bir şiir seçiyor, yine birlikte okuyoruz. Yine alkışlar, yine kadehler. Böyle bir süre şiirler okuduktan sonra başkanın aklına benim alman arkaşım geliyor. Sahneden ona hitaben, ‘olan size oldu, bu akşam bu okuduklarımızı anlamayan tek siz oldunuz’ diyor.

Bunun üzerine Uwe hemen sahneye gelerek ‘o zaman müsade edin, bende Nazım Hikmetin ezbere bildiğim bir mısrasını söyliyeyim’ diyor. Başkan, sözlerini fransızcaya çevirdikten sonra ona ‘buyrun mikrofon sizin’ diyor.

Benim arkadaş sanki senelerdir sahnede hayatı geçmiş sanatkarlar gibi, önce seyircileri hafiften bir eğilmeyle selamlayıp, ona bu sahnede, böyle bir gecede bu imkanı tanıyanlara teşekkür ediyor, tercümeyi bekliyor, arkasında kısa bir aradan sonra sakin ama güçlü bir sesle;

Leben, einzel und frei wie ein Baum,
Und brüderlich wie ein Wald,
Ist unsere Sehnsucht..

Belli bu meşhur mısraları başkanda ezbere biliyor. Hemen arkasından fransızcası geliyor. Müthiş sonu gelmek bilmeyen bir alkış.. Başkan, önce almanca sonra fransızca bu güzel mısralardan daha güzelini söylemek imkansız olduğunu, bu mısraları tekrar Nazım Hikmetin ana dilinden dinleyerek, akşamın bu bölümünü kapatalım diyor. Şimdi sıra bende, salonun bir kısmı ayakta.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim..

Mısranın son kelimeleri alkışlara boğuluyor. Başkan ortamızda kolları omuzlarımıza koymuş. O arada resimler çekiliyor. Kadehler kalkıyor. Alkışın sonu yok, şimdi salonun hepsi ayakta.

O anda sanki, o salonun arkalarında bir masada, şarabı önünde Nazım Hikmet bizleri gülümseyerek izlemekte. En çok alkışlayanların arasında, haksız olarak katil herif ismini taktığımız lokantacı var. Başkanla birlikte masamıza gitmek için salonun içinden geçerken bazıları hala alkışlamakta, bazıları omuzlarımıza vuruyor. Teşekkür ediyoruz. Masamıza vardıktan sonra garson yeni bir şişe şarab getiriyor. Duygusallığımızı dizginlemeye çalışmaktayız. O arada 50. evlilik yıldönümünü kutlayan çift, masamıza gelip, böyle güzel bir olayın onlar için en güzel hediye olduklarını söyleyip, teşekkür ediyorlar. Birlikte resimler çektiriyoruz.


Ortalık biraz sakinleştikten sonra başkan bize, kasabalarında yine başkanı olduğu bir edebiyat kulübünün var olduğunu, geçen sene büyük bir Nazım Hikmet gecesi düzenlediklerini, Nazım Hikmetin sadece büyük bir şair olmadığını, aynı zamanda büyük bir kahramanda olduğunu anlattı. Onun değimiyle, Nazım, şair olabilmek için, kahraman olmak zorunda kalmıştır. Kendisinin gençliğinden beri Nazım Hikmeti okuduğunu anlatıyor.


Sohbeti iyice koyulaştırıyoruz. Başkan bir ara bana, beni yanlış anlama, gayet tabii ki, türk olarak, istanbullu olarak Nazımla gurur duyabilirsin ama Nazıma sadece bir türk şairi olarak bakmak çok büyük haksızlık olur. O hepimizin şairidir, tüm insanlığın şairidir, diyor. Adam haklı.



Nazımın hayatından bahsediyor. Başkanın bilmediği bir şey yok, tek şüpheye düştüğü konu, bazı türkçe isimlerin telaffuzu. Onları soruyor ve benim söylediğim gibi fransızca yazıyor.


Sabaha karşı yataklarımıza giderken, içtiğimiz, haddi hesabı olmayan şarabın etkisi ile dil yeteneğimiz o kadar güçlenmişti ki, istesek Nazımın şiirlerini değil fransızca, herhangi bir afrika dilinde de söyliyebilirdik. Yeterki dinleyen olsun.

Ertesi gün öğlene doğru kalktık. Aşşağıya, lokantaya kahvaltı yapmaya indiğimizde, lokantacı telefonla başkanı çağırdı. Bizimle birlikte bir kahve içtikten sonra, bizle vedalaştı, tam kapıdan çıkarken, ‘hesabınızı yerel yönetim ödedi, dedi ve gitti. Bizde, aslında katil olmayan lokatacı ile vedalaştık. Ellerimiz adamın elinin içinde küçük çocuk eli gibi kalıyordu. Arabaya kadar yanımızda geldi ve birlikte getirdiği paketi arabaya koydu. Yola çıktığımızda arkamızdan el sallıyordu.

Sonradan paketi açtığımızda içinden sandöviçler ve bir sişe şarap çıktı. O akşam Brest kentine vardık. Birlikte getirdiğimiz şarabı sahilde, orada buluştuğumuz diğer arkaşlarla Nazım Hikmetin şerefine içtik.

1 Nisan 2010 Perşembe

Nur içinde yat, Rosam benim !

Amerika birleşik devletlerinin Alabama eyaletindeki Montgomery kentindeyiz. Tarih 1 Aralık 1955, güneşli ve soğuk bir gün, günlerden perşembe. Akşamüstü.

[Bu gün insanlık tarihinin akışının değişeceği ne benim kahramanımın, ne de bir başkasının aklından geçmekte] 



Fabrikaların, ofislerin çoğu paydos etmiş. İşçiler, memurlar evlerine dönüyorlar. Otobüsler tıklım tıklım dolu. Bu otobüslerden biri alt yarısı sarı, üst yarısı beyaz ve pencerelerinin çevresi yeşile boyanmış bir otobüs. Ön camlarının üstünde son durağının adı ‘Cleveland Ave.’ yazıyor. Bu otobüste dolu ama ilk dört sıra boş duruyor. Ayakta durmakta olan bir kadın, arkadan öne doğru yürüyerek bu ön sıraların birine, cam kenarına oturuyor.

[Tarihin değişmesine bir kaç dakika kaldı] 

Bu kadın terzi mesleğine rağmen, büyük bir mağzada tezgahtarlık yapan, 42 yaşında güzel bir kadın. İnce çerçeveli bir gözlüğü var, adı Rosa Parks. Bütün gün ayakta durmaktan, sağa, sola koşturmaktan ayakları ağırmakta. Ayağındaki topuklu ayakkabıları ayağını vuruyorlar. Şimdi oturmaktan memnun camdan dışarıya bakıyor.

Bu güzel ve yorgun kadının teninin rengi siyah. Oturduğu koltuk sıralarının üzerinde ‘sadece beyazlara mahsustur’ yazıyor.

[Bir kaç saniye sonra dünya tarihinde yepyeni bir sayfa açılacak] 

Otobüs bir sonra ki durakta duruyor. Binen yolcuların bir kısmı beyaz tenli. Yeni binen bir erkek yolcu, kibar ama emrivaki bir sesle Rosa’ dan beyazlara mahsus koltuktan kalkmasını istiyor. Rosa hiç bir tepki göstermiyor. Bu sefer adam otobüs şöföründen duruma müdahele istiyor. Şöförde arkasına dönerek, derhal yerinizi bu beyaza vermezseniz, polis çağıracağım diyor.

Rosa sakin ama kararlı tek bir söz söylüyor;

Kalkmayacağım.

Ve camdan dışarıyı seyretmeye devam ediyor.

[Artık tarihin akışı değişmiştir] 

Bu andan sonra olan olayları sıralamak kolay. Biraz sonra şöför polisi çağırır. Olay yerine ilk önce, tesadüfen yakında bulunan bir FBI görevlisi gelir, kalkmamakta direniyormusunuz ? diye sorar, cevap alamaz. Üniformalı polisler gelinceye kadar Rosa’nın arkasındaki koltuğa oturur. Bu arada polis telsizini dinlemekte olan bir gazeteci olaydan haberdar olarak, hemen olay yerine gelir, otobüsün ön kapısından içeriye girip ve yukaridaki fotoğrafı çeker. O da farkında değildir, müthiş bir toplumsal değişikliğin, özgürlük için verilecek onurlu bir kavganın başlagıç anının resmini çektiğinden.

Bir kaç dakika sonra Rosa hiç bir direniş göstermeden polislerin onu alıp götürmesine, karakolda parmak izlerinin alınmasına, bir adi sabıkalı gibi fotografının çekilmesine müsade edecektir.

Uzun yıllar sonra yazdığı anılarında, karakola getirildiği anı kastederek şunları yazacak;

Parmak izlerimi almaya başladıkları anda biliyordum, hayatımda ilk kez zorbalığı, haksızlığı yenmiştim. Bu zaferi kimse elimden alamayacak.

Rosa bir kaç saat sonra acil mahkemenin önüne çıkartılır. Hakim onu 10 dolarlık bir cezaya ve 4 dolarlık mahkeme ücretlerini ödemeye mahkum eder ve hüküm giymesinden sonra serbest bırakılır. Bu olayın haberi tüm kente en kısa zamanda yayılır.

O zamana kadar kimsenin tanımadığı Martin Luther King isimli bir din adamı, tüm insanlık onurundan yana olan ister siyah, ister beyaz tüm vatandaşları direnişe çağırır. İlk yaptıkları eylem, gelecek pazartesi günüden sonra otobüsleri boykot etmektir. Önce az kişinin katıldığı bu direniş çığ gibi büyümeye başlar. Bu direnişlerin içinde en başından beri azda olsa bazı beyazlar katılmaktalar. Bu hareketlenme gittikçe amerikanın her yerini sarmaktadır. Yıllarca sürecektir bu kavga (henüz bitmiş de sayılmaz). Az önce sözünü ettığim Martin Luther King insanların eşitlik ve özgürlük kavgasında en saygın isimlerden biri olacaktır.

Günün birinde Washingtonta düzenlenen merkez mitingte dünyaca meşhur konuşmasını yapacaktır.

I have a dream....

Martin Luther King bu kavgada bir sürü diğer insanlar gibi şehit düştü ama artık bu özgürlük savaşı durduralamaz hale geldi. Ayrımcı, insan onuruna aykırı bir sürü yasa, uygulama kaldırıldı.

İşte 1. Aralık 1955 te, ayağa kalkmayan gururlu ve cesur bir kadının başlattığı bu kavga, köleciliğin son temsilcilerini ezdi, geçti.

Nur içinde yat, Rosam benim.

2 Ocak 2010 Cumartesi

Çiçek tarlasındaki heykel



Romaya gittiğinizde gezilecek, görülecek bir çok yerleri, binaları, meydanları vardır. Çok ünlü yerlerinin yanısıra, tiber nehrinin doğusundaki Parione mahallesinin merkezini teşkil eden Campo de’ Fiori (Çiçek tarlası) adlı, etrafı küçük lokantalar, cafeler ve çiçekçi dükkanları dolu, haftanın bazı günlerinde pazarda kurulan bir meydan ve bu meydanın tam ortasında, keşiş cübbeli bir adamın heykeli vardır. Bu heykeli, romanın her tarafında olan her hangi bir din adamının heykellerinden biri zannedersiniz. Değildir. O büyük bir kahramanın heykelidir.

Dikkatlice baktığınızda altında bir isim okursunuz;

Giordano Bruno.



8 Şubat 1600, Roma
Roma kenti valiliğinin mahkemesi önünde, boynunda zincire bağlı demir kelepçe takılı bir adam dimdik duruyor. Hakimin söylediklerini dinlemekte;
1548 Nola doğumlu ve Giordano Bruno isimli sanık, uzayın sonsuzluğunu, dünyanın gök kubbenin merkezi olmadığını, uzayda dünyaya benzeyen bir çok gezegenin ve güneşlerin yer aldığını idda etmek suçundan, kendisine verilen ‘kendi iddalarını inkar etme’ imkanını kullamayı redetmesinden ötürü, her dini görüşe aykırı davranan tanrısız gibi yakılarak idamına karar verilmiştir. Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı, Giordano Bruno?
Var. Sizin bu kararı okurken duyduğunuz korku, benim bu kararı duymamdaki korkudan büyük.
Oysaki bu duruşmadan önce onu hapiste zıyaret eden dostları ona ‘inkar et Bruno’ diye yalvarmışlardı. ‘Evet dediklerin doğru, ama bunun için ölmen gerekmez, sen inkar etsende gerçek, gerçek olacak kalır. İnsanlar günün birinde senin haklı olduğunu anlayacaklar.’

Bertolt Brecht`in Der Mantel des Ketzers (İmansızın paltosu) adlı oyununda Giordano Bruno, dostlarının bu istemine ‘Eğer gerçek için ölmeye hazır değilsek, o gerçek bir yalan olur’ diye cevap verecek.

Giordano Bruno, 17 Şubat 1600 tarihinde, yani mahkeme kararını verilmesinden 9 gün sonra, işte bu heykelin durduğu yerde yakılarak katledildi. O günkü tutanaklar, onun bağırmadan, korkmadan öldüğünü yazacaklar. Ateş tutuşturulduğunda tek söylediği bir cümle var;
Gerçekleri yakamazsınız...
O evrenin sonsuzluğunu bize hediye edebilmek için, karanlıklarda bir meşela tutuşturabilmek için, o hepimiz için öldü.

Eğer yolunuz günün birinde Campo de’ Fiori meydanına düşecek olursa, siz de etraftaki çiçekçi dükkanlarının birinden alacağınız bir karanfili heykelinin önüne koyun ama daha da güzeli, yıldızlar dolu bir yaz gecesinde gökyüzüne baktığınızda bir saniye olsun, onu anımsayın.

Nur içinde yat, büyük kahraman...

1 Ocak 2010 Cuma

Benim kahramanlarım

Benim evimin en üst kata çıkan merdivenlerin dönemeç yaptığı duvarda bazı resimler asılıdır. Bu resimlerdeki insanlar çeşitli uluslardan tanınan, pek tanınmayan bir takım insanları gösterir. İlk bakışta hiç bir ilişkileri yokmuş gibi görünen bu insanların ortak bir yanları vardır. Onlar benim kahramanlarımdır. Onlar insanlığa güvenimi kaybettiğim günlerde bana cesaret verirler.

Benim kahramanlarımın orduları yoktur. Onlar tek başına kahramandırlar. Onlar bazen bir kaç saniye içinde, bazende uzun yıllar süren bir mücadele ile kahramanlaşmışlardır. Bazıları tarihin akışını, diğerleri milyonlarca insanın kaderini değiştirmişlerdir. Bazıları ise hemen hemen hiç bir iz bırakmadan ölüp gittikleri için kahramandırlar. Bazılarını her kez tanır, diğerlerinin isimlerini bile bilmeyiz. Ve hatta bazıları kendilerinin bir kahraman olduklarını bile bilmezler. Bir kısmıda sadece benim için kahramandırlar.


Onların isimleri bazen tarihte altın harflerle, bazende sadece benim yüreğimde yazılıdır.